Kalitesi tartışılır olsa da, 90’lı yıllarda Türk sinemasını hareketlendiren filmlerden biri olan Eşkiya’da Baran’a bir çocuk eşkiyanın ne demek olduğunu soruyordu. Baran’ın tanımı ise şöyleydi : “Yol kesen, haraç alan, dağlarda yaşayan, yani senin benim gibi insanoğlu”
Başbakanın da Hopa’da buyurduğu gibi, artık eşkiyanın vasıfları arasında dağda yaşamak yok.
Dilşat Aktaş da dün başka bir eylemdeydi. Hopa’da Metin Lokumcu kalp krizi geçirip hayatını kaybederken, polis memuru Servet Erkan ağır yaralanırken , Dilşat Aktaş da felç tehlikesiyle hastaneye kaldırıldı. 6 ay iş göremez raporu verildi, bu süreç içinde kesinlikle ayağa kalkmaması telkin edildi. Hepsinin adını tekrar söylüyorum, Metin Lokumcu, Servet Erkan ve Dilşat Aktaş. Zira yürütmenin başı isimleri hatırlamıyor, “üzerinde bu noktada durma gereği duymuyor.” Kaç kişinin ölmesi, kaç kişinin yaralanması gerekirdi üzerinde durulması için? Sizin için bir istatistik olabilir, bizim için bir insan olan. Sizin için ölen 1 kişi iken, birçok insan için o Metin Lokumcu’dur.
Eylem esnasında panzer üzerine çıkan Dilşat Aktaş’ın ifadesine göre, eylem sonrasında yolu kesiliyor ve “o sen misin” diye sorulduktan sonra 20 kişi tarafından dövülüyor. Kalça kemiği kırılıyor, vücuduna platin takılıyor. Yol kesenlerden yediği dayak yüzünden felç olmanın kıyısından dönüyor Dilşat Aktaş. İsmini sürekli tekrar ediyorum, Dilşat Aktaş’ı takip edip, yolunu kesip, kendisinden intikam almak için hastanelik eden, 6 ay boyunca yerinden kalkamayacak kadar döven kişiler benim güvenliğimden sorumlularla aynı teşkilattan mıdır? Bir gün ben de kendilerini kızdırırsam beni de hastanelik ederler mi? Yol kesip haraç alırlar mı?
Hopa’daki olayları takip etmeye çalışırken, güzide gazetemiz Zaman’a da bir göz attım. Sağolsunlar habere yer vermişler. Bunun üzerinden bir okuma yapalım, bakalım neler demişler :
“Artvin’in Hopa ilçesinde yaşanan provokasyon ise Başbakan’ın sert tepkisini çekti.”
Provokasyon, Türkçe’si “kışkırtma” olan çift taraflı bir eylemdir. Etken ve edilgen, yani “kışkırtan” ve “kışkırtılan” tarafları vardır. Tepki veren kişi başbakan olduğuna göre, eylemin edilgen, yani kışkırtılan tarafı kendisi sanırım. Etken taraf ise, HES’lere, AKP politikalarına muhalefet eden halk.
“Erdoğan’ın konvoyu taşlanırken, atılan taşlardan birisi koruma ekibindeki bir polisin başına isabet etti. Otobüsten düşen ve beyin kanaması geçiren polis memuru ameliyata alınırken, olaylar sırasında bir vatandaş kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Başbakan Erdoğan da konuşmasında yaşananları eşkıyalık olarak değerlendirdi: ”Ben Hopa’ya eşkıyaların indiğini bilmiyordum. Meğerse eli taşlı eşkıyalar Hopa’ya da inmiş. Ve ne yazık ki taşlarla araçlarımıza saldırdılar.”
Başbakan’ın konvoyuna açık bir saldırıdan bahsediliyor. Yani, edilgen taraf yine AKP konvoyu ve onların koruma polisleri. Ayrıca, belki de olayın heyecanını kaldıramayan bir vatandaş, kalp krizi geçiriyor. Ayrıca bu eşkiyalar, bir polisin başına taş atarak yaralanmasına da sebep vermiş. Saldırılara maruz kalan başbakan ise sitem etmiş.
“”Ezilenlerin Sosyalist Platformu” üyesi grup, halay çekerek çeşitli sloganlar atmaya başladı. Aralarında CHP, ÖDP ve Halkevleri Derneği üyelerinin de bulunduğu öğrenildi. Polis ekipleri, panzerlerle su sıkarak izinsiz gösteri yapan grubu dağıtmaya çalıştı. Bunun üzerine grup üyeleri, polislere taş ve çeşitli eşyalar atmaya başladı. Gruba biber gazı sıkılarak müdahale edildi. Dağılan grup, bir süre sonra ara sokaklardan tekrar miting alanı yakınına gelerek çevrede bulunan AK Parti’ye ait araçlar ile diğer araçlara taş atarak zarar verdi. Hafif yaralanan bazı vatandaşlar, Hopa Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. ”
Buradan anladığım, ESP,CHP,ÖDP ve Halkevleri gibi gruplar, slogan atıp eşkiyalık yapar. İzinsiz gösteri yaparlar. Bir de halay çekerler. Böyle yaparlarsa tabii ki üzerlerine biber gazı falan sıkılır. Polis bunları dağıtsa da, o kadar kötüdürler ki, tekrar gelip araçlara zarar verirler.
“Olaylar esnasında daha önce kalp ameliyatı olduğu öğrenilen Metin Lokumcu isimli bir emekli öğretmen, kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. ÖDP’li olduğu belirtilen Lokumcu’nun, biber gazından etkilendiği öğrenildi. Hopa Kaymakamı Abdullah Akdaş, “Bu vatandaşımızın ailesine ve yakınlarına başsağlığı diliyorum. Bu vatandaşımız belki de oradan geçiyordu. Bu konu henüz net değil.” dedi. Akdaş, bazı marjinal grupların Başbakan’ın gelişi nedeniyle provokatif eylemlerde bulunduğunu belirtirken 1 kişinin gözaltına alındığını bildirdi.”
Bu metnin bilinçaltındakilerden en çok utandığım nokta burası sanırım. Zaten daha önce kalp ameliyatı olmuş, emekli bir öğretmen öyle mi? Belki de oradan geçiyordu öyle mi? Kalbi zayıf emekli öğretmenin oradan nasıl geçtiğinin görüntüleri burada. Bu metni yazan kişi onun kadar mert olsaydı, bunları yazmaya utanırdı. Başbakan’ın bahsettiği Hopa’ya inen eşkiyanın görüntüleri de bu videoda var. Hepiniz izleyin. Zaman gazetesi yazarı, Hopa kaymakamı, ikiniz beraber izleyin.
“Olaylar, miting sonrasında da devam etti. Bu kez hedef Başbakan’ın konvoyuydu. Başbakan Erdoğan ve ekibi, Trabzon’a gitmek üzere helikopterin bulunduğu liman sahasına hareket etti. Bu sırada protestocu bir grup, konvoyda bulunan araçları taşladı.”
Mazlum ve mağdur Başbakan’ın konvoyu, Trabzon’a giderken de taşlanmış demek. Burada geçen “bu kez hedef…” tabirinden, protestocuların zarar vermeye doymadıklarını, meydanda olay çıkardıkları yetmiyormuş gibi bir de konvoyun dönüş yolunda huzursuzluk çıkardıklarını anlıyoruz.
Metnin ana fikri şu galiba : Zorba ve provokatörler Başbakan’ın konvoyuna saldırdı. Bir polis yaraladılar. Arada da, zaten daha önceden kalp krizi geçirmiş bir emekli öğretmen kalb krizi geçirdi. Bundan sonra daha sık okuyacağım bu gazeteyi. Bakalım bilinçaltlarından daha neler çıkacak.
Başbakan geçtiği yeri yakıyor. Geleneksel medyada Hopa’da olup bitenle alakalı hiçbir şey yok. Alternatif kanallardan haber alanlar, lütfen duyun, duyurun:
http://www.bianet.org/bianet/toplum/130396-tutuklama-ve-gozaltilar-devam-ediyor
http://www.etha.com.tr/Haber/2011/06/01/guncel/hopada-ev-baskinlari/
Çok uzaklardan haberler gelir bazen, işinde başarısız olan bir bakanın, bürokratın ya da başka birilerinin istifa ettiğine dair. Bu, değer yargılarıyla son derece ilgili bir durum. Türkiye’de de aslına bakarsanız bu minvalde bir deyiş dolaşır ağızlarda : Kötü idare tenzil-i rütbe gerektirir. Her ne kadar tenzil-i rütbe dediğimiz şey istifa ile eşdeğer olmasa da, bu doğrultuda değerlendirilebilir.
Ara sıra bizde de olur istifalar. Örneğin geçen hafta MHP 6 istifa ile sarsıldı: Genel başkan yardımcıları Osman Çakır, Mehmet Ekici, Ümit Şafak, Deniz Bölükbaşı ve genel sekreter Cihan Paçacı ile yardımcısı Mehmet Taytak görevlerinden ayrıldılar.Ayrılma nedenleri ise, eşlerinden başkalarıyla yakınlaştıkları görüntüleri. Yani tamamen kendilerini ilgilendiren, günahını sevabını kendilerinin çekeceği bir şey. Birinin “uygunsuz” görüntüleri ne demektir? Bir insanı ne küçük düşürür?
Bu görüntülerin, takır takır bir partinin üst yönetiminin istifasıyla sonuçlandığı Türkiye’de mevcut durum gösteriyor ki, insanların en zayıf noktası, aslında herkesin yapıyor olduğu, ama bilinçaltında bir tabu, bir ayıp olarak gördüğü şey, sevişmek. Hadi biraz daha genişletelim, eşinden başkasıyla birlikte olmak. Bu ise tamamen görüntülerdeki kişinin eşiyle arasındaki bir şey. Buradan hareketle, görüntülerdeki kişinin güvenilirliği ile ilgili bir yargıya varmak doğru değildir. Etrafta dolaşan belgeler, bu kişilerin evlilik ilişkilerinde güvenilmez olduklarından başka bir sonuç vermez. Eğer Mehmet Ekici ile evlenmek niyetinde değilseniz, sizi ilgilendirmez.
Bunun yanında, bir şifre ile YGS’ye giren bir buçuk milyondan fazla insanı etkileyen kurumlar var mesela. Hatta kabaca “bir buçuk milyondan fazla” diyoruz ya, aslında katılmak için başvuran kişi sayısı 1.648.229 kişi. Kuşbakışında bir istatistikten fazlası olmayan küsürattaki 1 kişi için ne demektir bu sınav, biliyor musunuz? MHP kurmayları tarafından aldatılan eşler için ne kadar önemliyse, 1.648.229 kişi için, evet her biri için o derece önemlidir. Ancak güzel ülkemde, sadece kendisine zarar veren bir adam jet hızıyla istifasını sunarken, milyonlarca kişinin kaderiyle oynayan kurumların başındaki insanlar koltuklarından ayrılmamakta direniyorlar. Zira onlar için, milyonlarca kişinin emeğini çalmak küçük düşürücü, yüz kızartıcı bir şey değildir. Milyonlarca kişinin kaderiyle oynamak nedir ki, bir seks kasediyle tepetaklak olursunuz esas. Çünkü bu ülkenin değer yargıları böyle. Çünkü çalmak, çırpmak, adam kayırmak, ölçüsüzce zenginleşmek, bal tutarken parmağını yalamak, millete ait şeyleri birilerine peşkeş çekmek değil, sevişmek ayıp.
İnternet çağı bizden çok şey götürdü. Artık evlerimizden daha az çıkıyoruz. Meyvelerimizi, yemeklerimizi resimlerine bakarak sipariş ediyoruz. Kitapları kokusunu duymadan, gazeteleri sayfalarını çevirmeden okuyoruz. Arkadaşlarımızla -ki artık onların çoğuyla da internet aracılığıyla tanışıyoruz- yüz yüze konuşmaktansa yazışıyoruz. Birbirine temas etmeden sevişen yüzbinlerce insan bile var.
Bütün bunların yanında, internetin bize getirdiği bir şey var: Özgürlük. Kavimler Göçü’nden bu yana tarihin akışını doğrudan etkileyen birçok global akım var. Ortaçağ’da feodalite, 19. yüzyılda milliyetçilik, 20. yüzyılın ilk ve son çeyreklerinde emperyalizm, 2. çeyreğinde faşizm ve sosyalizm kutupları gibi. 21. yüzyılın baskın akımı ise özgürlük.
İnternetin bunca etkin kullanıldığı sosyal medyanın altın çağında, hiçbir şeyi yasaklayarak durduramazsınız. Sayfaları mahkeme kararlarıyla kapatamazsınız, farklı DNS’lerle yine girilir, arkadan, ama olsun. Kitapları yasaklayarak, bulunduranları tehdit ederek bir yere varamazsınız. Bulunduranları terörist olarak değerlendirmekle tehdit ettiğiniz, köşe bucak bütün kopyalarını arayıp yok etmeye çalıştığınız kitabı 4 gün içinde 127.000 kişi bilgisayarına kaydetti. Engel olamazsınız.
İnternet demek, sosyal medya demek her kafadan bir ses çıkması demektir. Milyarlarca farklı bilinç, fikir demektir. Özgürlükler çağında kimseyi susturamazsınız. Artık o kadar güçlü değilsiniz, belki bu kanınıza da dokunuyor, olabilir. Ama bundan 30 yıl önce insanların aklına geldiğinde bile tedirgin oldukları düşünceleri durduramazsınız.
Ne kadar kovalarsanız kovalayın, ne kadar kapatmaya uğraşırsanız uğraşın, her kafadan bir ses çıkacak artık. Yasaklayamazsınız. Dokunan hala yanıyor mu acaba? Herkes gördü ki, yasakçı zihniyet artık dokunulmaz değil. Esas ateş sivil itaatsizliktir.
Yeşiller Partisi Korsan Cephesi’nden faideli bir eser.
“Varsayalım ki elinizde yasaklanmış bir kitabın dijital bir kopyası var. Siz de bu kitabı insanlık ile paylaşmak istiyorsunuz, fakat gayet doğal olarak başınıza iş almak da istemiyorsunuz.
Bu varsayımsal kitabın adı tamamen uyduruyorum,…
İçinde bulunduğumuz ve iletişim çağı olarak mütalaa edilegelen yıllarda, özellikle son zamanlarda isyanlar karşısında birer birer devrilen diktatörleri de göz önünde bulundurursak, dikta rejimlerine yeni bir anlayış getirmek zaruriyeti kendini iyice belli etmektedir. Zamane diktatörlerinin işi daha zor artık, zira eskisi gibi sadece güçlü olmak yetmiyor. Halk desteği de gerek. Bu yüzden, kusursuz bir diktatörün “seçilmiş” bir diktatör olması kaçınılmazdır.
Yeterince iyi bir diktatör olabilmek için, tüm güçleri elinizde tutmanız gerekir. Gerek kendi ülkenizdeki, gerekse dış ülkelerdeki muadillerinizin geçmiş tecrübelerini iyi gözlemlemek ve yaptıkları doğruları sentezlemek elzemdir. Öncelikle seçilmiş olan meslektaşlarınızın halka verdiği coşkuyu vermeniz gerekmektedir. Burada faşizmi tırmandırmak size sınırsız faydalar ve kolaylıklar sağlayacaktır. Hatta bu işi öylesine iyi yapmalısınız ki, kendisine “faşist” dendiğinde sinirlenecek olan insanlar, farkında olmadan bu söylemlerin bayrak taşıyanı olmalıdırlar. Gerekirse toplumun bazı kesimlerini ötekileştirin, bu çoğunluğun gözünde puan almanızı sağlayacaktır. Nefret hızlı büyüyen bir bitkidir, en kolay ve hızlı sonucu buradan alırsınız. Medya gücü olmazsa olmazınızdır. Gerektiği takdirde tehdit edin, manşet değiştirtin ama medyayı yönlendirin. Topluma gerekli coşkuyu medyasız veremezsiniz.
İnsanlara çaresizliği aşılayın. Kendinizi alternatifsizmiş gibi gösterin ki, tekrar seçilebilesiniz. Toplumun görüp görebileceği nimet sadece siz olmalısınız.
Bir diktatörün olmazsa olmazı silahlı güçtür. Silahlı güç sizin ortaya çıkacak çatlak sesleri susturmanız için en üst düzeyde gereklidir. Size biat etmeyenleri hedef gösterin, vatan hainliğiyle suçlayın. Faşizmi yeterince tırmandırdıysanız, vatana ihanet suçlamalarınızın hiçbiri sorgulanmayacaktır. Suçladıklarınızı silahlı gücünüzle bastırın, tutuklayın. Evlerini basın, kitaplarını yasaklayın, üstüne gidin, iktidarınızı sorgulatacak ne kadar iş yapmışsa hepsini yok edin. Bir diktatör, ülke fertlerine korku salmadıkça iktidarını sağlamlaştıramaz. Bu korkuyu salmakta en büyük yardımcınız kuşkusuz ki silahlı gücünüz olacaktır. Size karşı gelenlere öyle şeyler yapmalısınız ki, bunu görenler bir daha asla böyle bir şeye kalkışmamalı, kalkışanın da yanından derhal uzaklaşmalı.
Hülasa, en önemlisi, çağa ayak uydurun. Mesela artık sosyal medya diye bir şey var. Artık millet Facebook’ta, Twitter’da örgütlenip devrim yapıyor, diktatör deviriyor. Gerekirse onu da yasaklayın. Yerse.
Bizi korkutanların da korktuğu bir şey var.
Bu bazen bir kitap olur, bazen bir şarkı, bazen bir gazete haberi. Bundan önce de muktedirin korktukları olmuştu, hiçbiri susturulamadı. Sıkıyönetim de ilan edildi bu ülkede. Bugün peşine düşülen nedir ki, evler basılıp kitaplar, plaklar toplandı. Sıkıyönetimde yasaklanan, kitapları yakılan, albümleri toplatılan kaç kişiyi hatırlıyorsunuz? 50,100, daha fazla? Ya yasaklayanlardan?
Telefonun santrallerden bağlandığı yıllarda susturulamayan ses, bugün nasıl susturulacak? Tutuklananların, gözaltına alınanların telefon konuşmaları dinlenmiyor, elektronik postaları takip edilmiyor muydu yoksa? Bunları yapan kurumun, bu çağda kitapları toplayarak, taslaklarının peşine düşerek yayılmasını engelleyemeyeceğini de görmesi gerekmez miydi?
Bizi korkutanların da korktuğu bir şey var. Ve artık o kadar da korkutucu değiller.
Kendi çocuğumuza istediğimizi yaparız, döveriz de severiz de. Ama başkası kılına zarar verse gözümüz döner, ne yapacağımızı şaşırırız. Himaye altındakini sömürme, üzerinde şiddet uygulama, pis işleri gördürme hakkı tamamen himaye edene aittir. Oysa siz devlet ve hükümetin gözünde, kendi çocuklarına vuran “öteki”siniz sayın vekil. Adınızın önünde tam 3 sıfat var : BDP’li, Kürt, Kadın. Bunlardan bir tanesi bile eksik olmadan her seferinde adınızın önünde sıralanıyor. Kendi çocukları hamile kızları yerde tekmelerken çıkan o tok sesden titremeyen vicdanları, sizin tokadınızın sesiyle yerle bir olabiliyor. Siz onlardan değilsiniz zira, onların çocuklarına dokunamazsınız. Çocukları o tokadı haketmişlerse, onu da kendileri atar. Tokat yemek yumruk yemekten daha aşağılayıcı bir şey değil mi? Karşıdakinin onurunu zedeleyen bir şey. Üstelik bu devletin bilinçaltını deşiyorsunuz. Bu onur kırıcı hareketi, ikinci sınıfa iteledikleri bir kadından, hem de “kendilerinden olmayan” bir Kürt’ten gören egolar ne hale gelir düşündünüz mü hiç? Daha önceleri bu tarz işlerde pek de ortalarda görünmeyen devlet erkanı size “densiz” dedi, “hesabı sorulacak” dedi, “yazıklar olsun” dedi. Siz bir yandan söylemlerinizle, ırkçılığın sadece zencilere yapılan bir ayrım olduğunu zanneden bir ülkenin bilinçaltındaki faşizmi gıdıklarken, yaptığınız bu hareketle de üzerine tuz biber ektiniz. Elinize sağlık demiyorum, keşke o tokadı atmasaydınız. Size ne yapılmış olursa olsun. 
Ingeborg Bachmann herhalde bunu derken benim şimdi söyleyeceklerimi kastetmemişti. Ancak son (ve de ilk) iki yazıyı okuduğumda aklıma ancak bu geldi. İki yazıdır “sikmek” fiilini barbarca bir tavrı tanımlamak için kullanmışım. Çoğumuzun bilinçaltında böyle yerleşik bir şey bu. Ne kadar okumuş olursak olalım, ne kadar açık fikirli geçinirsek geçinelim, hepimizin bilinçaltında var böyle bir şey.
Seks bize oldum olası böyle empoze edilen bir şey olduğundan sanırım, bu denli garip, gergin ve kompleksli şekilde yürüyor işler. Devlet dairesine giderken azarlanmayı göze almayan var mı? Neyse, uzun uzun yazarım bunu bir ara. Bilinçaltımızdaki acayipliklerden kurtulmak ümidiyle.